19 Temmuz 2009

Yasak!!!

İnsan bunalır da hani , bi cigara yakar, o cigarayı öyle bi iştahla çeker ki, sanki bütün dertlerini savurur ağzından burnundan çıkan dumanla. Ya da bir eş dost muhabbetinde, içkiyle ya da enfes bi kahveyle tüttürülen   sigara  dumanı da tatlı söze, sohbete, farklı lezzetlere yarenlik eder. İşte ben hep bu zamanlarda bu sigarayı etrafımdakiler kadar iştahla içemediğime ve zevk alamadığıma hayıflanır dururum.Ama  bazen de tam tersi olur, gece bi eğlence mekanından dönüşte, donuma kadar sigara kokmanın verdiği sinirle, üstümdekilerin hepsini çamaşır makinesine doldurup, kendimi de duşa zor atarım. Çoğu zaman da evde içilmesine illet olurum. Hatta alt, üst, yan komşulardan gelen keskin sigara kokuları beni cinlendirmeye yeter de artar. Bütün tezat fikir gidip gelmelerime rağmen şimdi sigaranın zinhar yasaklanması bana bile ağır geldi. Ayda bi alıp çantama attığım karanfilli sigaralarımı bi içme zıçma ortamında herkese tutarak, zar zor bitirdiğim, bazen de ulan bu sefer zevk alırım belki diip bi dal yaktığım paketlerimi  şimdi çantamdan çıkaramıcam. Benim gibi sigarayı hiç sevmeyen, ama sürekli arasını iyi tutmaya çalışan, güzel ortamları bozmamak için en ağır kokan, en adi dumanlara bile göz yuman bendeniz  şimdi bu yasağın tuhaflığını yaşıyorum.

En çok da nargile kafelere üzülüyorum. Ben çocukken dedemin ne benden ne de nargileden vazgeçemediği zamanlarda, onunla beraber oturduğumuz gençlik parkındaki nargilecilerin yaydığı kokunun o çocuk belleğime yerleşmesinden midir nedir, sigarayı sevemeyen içemeyen biri olarak nargileyi içmeyi beceren, deli gibi zevk alıp hatta nargileden kafa olan bir şahıs olarak, ayrıca üzgünüm bu yasak olayına.
Bence dumandan önce, yasaklanması gereken çok daha önemli toplumsal rahatsızlıklar vardı mesela; yolda taşaklarla oynanması, yere balgam ve sümük frılatılması, alelemin götüne, bacağına, memesine bakan çoğunluğun zikini okşaması, arabada seyir halindeyken camı açıp çöpün boşluğa bırakılması, uyulmayan trafik kuralları, evsel atıkların, diğer çöplere karıştırılması, geri dönüşümün G'sinden habersiz olunması, hala marketlerin bedavaya naylon poşet dağıtıp, naylon tüketimini desteklemesi, GDO'lu ürünler meselesi...

13 Temmuz 2009

Bir veda Yazısı!

Haziran'nın ortalarıydı. Ben elimdeki işi hala teslim edememişlikten içim şişmiş bir halde can havliyle SH'ye sığındığım gündü.  SH ile birlikte, pc'nin karşısında MJ şarkılarının sözlerini indirip, kendimizce karaoke yapıyorduk ama super eğleniyorduk. Ara sıra da "ulan kaç yaşımıza geldik, nelerle eğleniyoruz "diye dalga geçiyorduk kendi kendimizle. İşte tam bu şaka komiklik sırasında benim cebim çaldı. Geras'dı arayan. Allah dedim SH'ye "dedeme bişi oldu kesin" Bi süre öylece telefona baktım, kalbimin atışlarını yavaşlatmaya çalışıyordum. O sırada SH " yaa daha geçen hafta gitmedin mi sen dedene , gayet iyi döndün, hemen kötüye yorma" dedi. Sonra biraz sakinleyip telefonu açtım, açınca gene telaşlandım. Direkt, "Selam F hemşirem, kötü bişii yok umarım" dedim. Karşımdaki sakin bi ses tonuyla olanları anlattı, N'apalım dedi, ben de hemen acile gidin, ben de gelirim dedim. Sonra Ankara'daki kuzenimi ve teyzemi aradım. Onlar da hemen dedemle ilgilenmek için hastaneye yöneldiler. 
Sonra bir gün geçti, kuzenim ve teyzem şu an gelmememin daha iyi olacağını söylediler, zira yoğun bakımdaki bizim Hüseyin Çavuş'un yanına kimseyi almıyorlarmış, biraz düzelince gelirsin, o zaman onunla da kalabilirsin dediler. Bir iki gün daha  saat başı telefonlaşıp durduk. 
Bir yanım gitmek için kıvranırken, bir yanım bir türlü bilet almaya yanaşmıyordu. Daha geçen hafta yanındaydım, bütün günü güle oynaya geçirmiş, beraber pasta yemiştik, bana bi daha ne zaman gelceksin demişti, ben de Bi dahakine ÖB ile gelicez o da çok özledi seni demiştim. Sonra zorla vedalamıştık, bir önceki hastane deneyimimizden sonra onu çok dinç ve mutlu görmüştüm. Sonra üç gün sonra aramıştım, babalar günü için pantolan alıp göndericektim, hangi renk istediğini sormuştum o da her zamanki gibi alma  yavrum, paranı çarçur etme diye kızmıştı bana da telefonda bayağı zıtlaşmıştık. Sonra,  sonrası işte birden ateşlenmişti dedem, halbuki daha iki gün önce kontrollerinde turp gibi çıkmıştı da ben daha da rahatlamıştım.

Şimdi km'lerce uzakta içimde bi sıkıntıyla  elimdeki saçma işi hemen bitirip bi anca önce gitmem lazımdı. Bu acil durumun üstünden tam iki gün geçmişti, ne uyayabiliyor ne de ağlamamı durdurabiliyordum. Sonra  sikerim işi gücü gitcem ben dedim ÖB'ye . Tam evden çıkmış bilet almaya gidiyordum ki cebim çaldı arayan kardeşimdi, kötü haber taa İzmir'e  ulaşmıştı. Belli ki kimse beni aramaya cesaret edememişti. Sonra kardeşim bana, "kardeşim bişi dicem ama lütfen çok üzülme tamam mı "dedi. Sonra bi an bi suskunluk oldu aramızda, suskunluğu bozan bendim "anladım, söyleme dedim" sonra biraz karşılıklı ağlaştık. Zaten bu sefer biliyordum içimde hiç iyi duygular yoktu ama sürekli iyi düşünmeye çalışıyordum. Bilet almak için yola çıkmıştım  dedemi görmek için ama şimdi alacağım bilet onun cenaze töreni içindi artık.
Ankara'ya gidene kadar ağladım da ağladım, kendi kendime o kalpsiz, sevgisiz oğullarının, gelinlerinin, torunlarının yanında bir damla göz yaşı dökmemeliydim, gözyaşlarım, onların yalancı, gösterişli timsah gözyaşlarına karışmamalıydı zira onlar böyle törenlerde başrollerde oynamayı meslek edinmişlerdi. 
Cenaze  ve defin işleri halledildi, başroldekiler yine yerlerini almışlardı, akbabalar  gibiydiler. Bi an eğilip yerdeki toprakları yüzlerine yüzlerine savurmak geldi ama  yapmadım. ÖB'ye söz vermiştim onlarla muhatap olmayacağıma dair ama  dedemin yanına da benden daha fazla hiçbirinin yaklaşmasına izin vermedim, beni gördükleri anda hep bi adım gerimde kalmak zorunda kaldılar sırtlanlar!!! 
Biz küçükken kardeşimle, dedem hasta olduğunda küçük odaya geçer ağlardık o iyileşip yataktan kalkana kadar. Çünkü hep o ölücek ve biz  onunla bi daha yaşayamıcaz diye üzülürdük.Çünkü hep anneannem hasta olurdu ve iyileşirdi, dedem kolay kolay hasta olmazdı. Bi de dedemizdi o, hep nazımızla oynayan, bizi anne babamızın yanında şımartan , güçlü bi adamdı o. Oysa şimdi, o beyaz örtüye sarılmış, ufacık olmuş, hafifleşmiş cansız  bi şeydi ve ben onu o karanlık ve derin yerin içine ellerimle gönderip, üstüne toprak örtmüştüm.  O an bütün bu olanlar, bu saçma ritüel, bir daha iki dünya bi araya gelse bile yanyana gelmeyeceğim yaratıklarla aynı mekanda bi törenin parçası olmak, hepsi benim istemdışı yaptığım bi şeydi. Kendimi öyle bi kitlemiştim ki evime dönene kadar hiç dedemden bahsedemedim, onu hiç düşünemedim, taaaa ki dün akşam ÖB ile sohbet ederken sanki dedem ölmemiş gibi konuşurken, kilitlerimi çözdüm, ağladım da ağladım ve artık şu sıralar aklıma gelince geçiştirmiyorum ve ağlamak istiyorsam da ağlıyorum. İşte tam bu durumdayken dedemle vedalaşmanın ve bu duyguyla yüzleşmenin tam zamanı olduğunu düşünüyorum ve bunu burda paylaşırsam biraz daha rahatlayıp, cümle aleme bu duygularımı haykırmanın beni daha da rahatlatacağını ve bunu kabullenmenin daha da kolay olacağını düşünüyorum.
Dedeme;
Beni her zaman koşulsuz seven, her koşulda beni özleyen, bana hiç bir zaman doyamayan Hüseyin Çavuş'um benim, sen her aklıma geldiğinde seni hep neşeyle, sevgiyle hatırlacağıma söz veriyorum. Zaman zaman ağlamalarıma engel olamam ama zaten sen de biraz öyleydin. 
Bazen senden bahsederken belki kahkahalarım gözyaşlarıma dönüşüşürse karşımdakiler 88 yaşındaki hasta bi adama karşı bu kadar duygulanmamı anlamaycaklar belki ama ben biliyorum ki sen benim hayatımın çok büyük bir parçasıydın ve ben her zaman çok özlemle, sevgiyle, hayatımdaki eksikliğinin burukluğuyla yaşamaya devam edeceğim ve  artık sen yoksun yaaa, galiba şimdi artık torun kimliğimi kaybetmiş, ucube bir yetişkin olmanın ağırlığı da hep üstümde olacak dede...

10 Temmuz 2009

"Benim kitaplarımı okuyanlar, cümle kötülüklerden arınsınlar'"

Yaşar Kemal'e Boğaziçi Üniversitesi tarafından  doktora ünvanı verildi.



Yaşar Kemal’in Boğaziçi Üniversitesi’ndeki konuşması:


Sevgili dostlar,


Beni bu doktorayla onurlandıran Boğaziçi Üniversitesi’ne teşekkür ederim. Buraya kadar gelerek beni onurlandıran dostlarım da sağolsunlar. 
Folklor ve etnoğrafya araştıran bir bilim adamı olmayı çok istedim. O olanağım olmadı, ama büyük şanslarım oldu. 
Biz Cumhuriyet sanatçıları, tercüme bürosunun çevirdiği dünya klasikleriyle yetiştik. Halkevleri, Köy Enstitüleri bize yardım etti. 
Edebiyata gelince, ben edebiyata çocukken başladım. Benim köyüm 1865 yılında bir isyandan sonra yerleştirilmiş göçebe Türkmenlerin köyüydü. Benim çocukluğumda bu köye çok âşıklar, destancılar gelirdi. 
Bütün Çukurova’da âşıklar, destancılar dolaşırdı. Ben destancılara çok meraklıydım. Eğer modern edebiyatla karşılaşmasaydım, ki karşılaşmam tesadüftür, bir destancı olurdum. 
Köye bir destancı gelince ben onun yayındaydım. Çıraklığını yaptığım Çukurova’nın büyük gezginci destancılarından öğrendiğim destanları Toroslarda köy köy dolaşarak anlatır, bir yandan da ağıtlar, büyük halk şairlerinden şiirleri toplardım. 
Söz sanatlarının etkisini halka destan anlattığım günlerde anladım. Bana katılan iyi dinleyiciyi bulduğum köylerde, yörelerde dinleyicilerle birlikte sözlerim kanatlanıyor, uçuyor, daha sevinçle anlatıyordum. Dinleyicilerimin bana az katıldığı köylerde, yörelerde anlatımım, yaratımım daha sönük geçiyordu. 
Usta bir destancının anlatımı ezber değildir. Anlatıcı her anlatışında, halkın ona katılmasına göre, yeniden yaratır. Onun için destanlar 40 bin yıl su altında kalmış çakıl taşları gibi, destancıdan destancıya geçerek, yunur, arınır, düzgünleşir. 
Yazılı edebiyat ise bambaşkadır. Karşında kaleminden, kâğıdından başka hiç kimse yoktur. Ne ses, ne karşında insanlar, ne beden hareketleri, hiçbir şey yoktur. 
Sözlü edebiyat, her zaman, 20. yüzyıla kadar diyelim, yazılı edebiyatın özsel kaynağı olmuştur. Çağımızda halk sanatının üstünde gereğince durulmaması, folklorun salt bir bilim dalı sanılması çağımız kültürüne epeyce zarar vermiştir. 
Sözlü edebiyat bugün de birçok biçim ve anlatımla karşımızda, Gılgamış, İlyada, Odysseia, Manas, Dede Korkut, Şahname. Biz Türkiye yazarları çok talihliyiz aslında, bir yanda Homeros, Nâzım Hikmet, Âşık Veysel, Orhan Veli, Yakup Kadri, Sabahattin Ali, Sait Faik, bir yanda da Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gogol, Faulkner elimizin altında. 
Bilimde ve sanatta atlamalar olamaz. Her yeni oluşum eski zincirin son halkasıdır. Örneğin, bugün mitolojiyi, 19. yüzyıldan daha iyi anlıyoruz. Her çağın insanı, klasiklere kendilerinden bir can, bir yaşam gücü katıyor. Kendi çağıyla büyük klasikleri zenginleştiriyor. Biz her çağda kişi olarak, toplum olarak destanları, klasikleri yeniden yaratıyoruz. 

‘Bir sürü kötü şair çıktı’ 
Türkiye’de halk ürünlerine karşı olumsuz tavır epeyce abartılmıştır. Bunun da sebebi var, Cumhuriyet çağında Osmanlı kültüründen koparak Anadolu diline, kültürüne dönerken aşırılıklar yapıldı. Büyük halk sanatı ürünlerine sırtımızı dönmemize bir sebep de bu ürünlere bir kısmımızın abartılı yaklaşımı olmuştur. Örneğin, şiire bakarsak, köklü bir halk şiirimiz var, büyük halk şairlerimiz var. Halk şiirini bir kaynak sayacağımız yerde ona bir kısmımız öykündü. Öylesine öykündüler ki, ortaya bir sürü kötü şair çıktı. Oysa sözlü edebiyatlar her dilin yazılı edebiyatını etkilemiştir. 
Stendhal, Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Dickens de benim kaynaklarımdır. Bir romancı Faulkner’i, Kafka’yı, klasikleri, hem Batı hem de Doğu ustalarını özümsemeden nasıl roman yazabilir? 
Ben destan, masal dilinden geliyor, dilin ne kadar büyük bir güç olduğunu biliyordum. Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundadır. Kendine has dili olmayan bir roman güçlü bir roman olamaz. Bu dil halkın dili de olamaz, destan, masal, şiir dili de olamaz. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkadır. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı da romanın biçimini, içeriğini etkiliyordu. 
Dostoyevski, ‘Budala’sında “İnsanoğlunu sonsuz bir uçurum üstüne ayağını koyacak kadar orada yaşamaya mahkûm edin; yağmur altında, karda kışta, o acı içinde, açlıkta yoklukta yaşar da ölmeye razı olmaz, yaşamını sürdürmekte direnir” diyor.Belki bu bir simge. Ama biliyoruz ki, insanoğlu alıklar, yokluklar, sömürüler, sefaletler, aşağılanmalar arasında yaşamaya devam ediyor. Şimdi, nedir bu dünyaya bağlılığımız? Nedir bu? Varmak istediğim gerçek, insanın içindeki bu sevinç nedir? 
İnsanoğlu mit, umut, düş, sevgi yaratan bir yaratıktır. İnsanoğlu ölüme, yoksulluğa karşı, açlığa, doyumsuzluğa karşı, mitleriyle, düşleriyle, umutlarıyla, sevgileriyle yeni bir dünya kurup o dünyaya sığınır. İnsanlar sıkıştıklarında, ölümün acılarını yüreklerinde duyduklarında bir mit dünyası yaratıp ona sığınırlar. Mitleri yaratmak, düş dünyaları kurmak, dünyadaki büyük acılara karşı koymak, sevgiye, dostluğa, güzelliğe, belki de ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Benim romanlarım bu temellere dayalıdır. 
Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısır’da başka mitler var. Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde, güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır. Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa karışırken, insanlar ne yapabilirler dersiniz. Bir de bunca doyumsuzluk varken... Günümüzün bu karmaşasında bile her gün ne mitler yaratıp onlara sığınıyoruz. Ben de kendimi yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olarak miti, düşü getirdiğimdendir. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu alt edinceye kadar mite ve düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama sevincine, dünyanın güzelliğine doyamıyor. 
Ancak korkarım ki bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Çağımızın getirdiği en büyük kötülük olan ve tehlikesini yeterince anlamadığımız doğa kırımı karşısında atalarımız gibi korku mitleri yaratacağız. 
Sözün gücüne her zaman inandım. Roman, sözlü sanatın en önemli koludur, çünkü her okuyucu bir romanı okurken okuduğu romanı başından sonuna kadar yeniden yaratır. Diyelim ki bir zeytin ağacı geçiyor romanda, okuyucunun bahçesindeki zeytin ağacı gelir romanın içine oturur. Bir ovayı okursa bildiği, yaşadığı ovayı getirir gözlerinin önüne. Hiç ova görmemişse bir ova yaratır oraya koyar. Romanların gücü bu yaratmaya bağlıdır. 
Bizim çağımızda romancıların başları beladadır. Çünkü insanları en çok yalana, zulme, bütün kötülüklere karşı roman uyarır. Bugün tüketim toplumu diye bir doyumsuzlar toplumu yaratılıyor. Tüketimciler toplumda bütün değerlerini aşındıran bir yapay kültür benimsetmeye çalışıyorlar, insanları birer obur canavar haline getirmek istiyorlar. Roman bu toplumu isteyenler için bir tehdittir. Onun için de romanı, bestseller denilen bir yapaylıkla boğmaya çalışıyorlar. Roman böyle bir toplum isteyenler için bir tehlikedir, çünkü roman insanlara insan olduklarını söyler. Onca acıyı, zulmü, savaşı, doğa kırımını romanda yeniden yaratarak yaşayan insan, insan gibi yaşamayı özler, değerlerine sahip çıkar. 

Bir gün Sait Faik’le... 
Türk edebiyatında büyük yıldızlar vardır. Hikâyeci Sait Faik de bunlardan biridir. O bizim kuşağın ustasıdır. Onu yakından tanıyordum. Bir gün bana “Gel seninle edebiyata getirmek istediklerimizi anlatalım” dedi. 
Bende “İyi olur anlatalım” dedim. 
“Başlayalım öyleyse.” 
“Başlayalım” dedim. 
Ve başladık: 
“Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar. 
Bütün kötülükleri saydık, kötülükler uzadı gitti. Kötülükler zulümler bitmiyordu. Sonunda ‘bizim kitaplarımız’ demeye başladık, eninde sonunda biz iki yazarız. Bu kadar savaşı, zulmü bizim kitaplarımız ortadan kaldıramaz ki.” 
“Kaldıramaz” dedim. 
Sait: 
“Dur” dedi, “buldum” dedi. “Bizim kitaplarımız yalnız kalmayacak” dedi. “Nâzım Hikmet de var. Kitaplarımızı okuyanlar onu da okuyacak.” 
Ben “Melih Cevdet de var” dedim, “Orhan Kemal de.” 
Sonra çok insan, çok çok yazar da saydık. Çok kitap saydık. 
Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. Şunu söylemek istiyorum ki ben ‘angaje’, bağımlı bir yazarım. Kendime, söze ve insanın onuruna bağımlıyım. 
Bilinçli olarak ben aydınlığın türküsünü, iyiliğin, güzelliğin türküsünü söylemek istedim. Romanlarım yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek buğüne kadar gelmiştir.

 metin ve fotoğraf

 

 

 

 


06 Haziran 2009

Hayatı pürüzsüz görmenin keyfiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!!!!!!!

Artık hayata yeni, çözünürlüğü yüksek ve geniş mi geniş, flat mi flat bi pencereden bakmanın şaşkın mutluluğunu yaşıyorum. Bugün sabah verdiğim kararıma sevgilim ÖB destek çıkınca, hemen MKH'yi zorla ve cebren evinden emrivaki alıp, bir apple tükkanına gittik ve gözümüzü  bile kırpmadan 20'ınc 2.66 Ghz 2GB  olan (ve hatta 8GB ta yükseltilebilen) bi mac alıp eve döndük. Ve ben o şu an yeni aletimle  sizlere ulaşıyorum. Böyle şiiir gibi bi şey bu. Hala benim olduğuna inanamıyorum. Nazik mi nazik bi klavyeyi bi yana bırakın, inanılmaz güzel bi ekrandan dünyaya seslenmek süper bişiymiş. Haaa bi de her siteye elimi kolumu sallayarak virüs korkusu yaşamadan girip çıkmamın şahaneliği içindeyim. Böyle çoşup çoşup duruyorum. Ben daha önce nassı oldu da bu kadar eziyet çektim anlam vermiyorum. İnsanoğlu işte, emektar PC ye hemen kıçımı dönüverdim!!:))))

Birazdan bu şahane aleti sevgilimin kollarına bırakıp Hayal şehrinden Bok şehrine doğru yol almak için bilet almaya gideceğim. Malum orda dedemi bıraktım. Bu aralar biraz halsiz ve bitkinmiş. Ayrıca bana da sorup duruyor "ne zaman geleceksi" diye. Ben de evde zırıldamaktansa gidip bir gün geçiriim dedim kendisiyle. Bu gece gidip yarın gece binip daha fazla Bok şehri havası solumadan dönmek lazım olduğundan ve artık dedem dışında vakit geçireceğim yegane insan Antalya pilicim ZÜ'nun de artık orda yaşmaması  vesilesiyle daha fazla zehire maruz kalmaya gerek olmadığından Pazartesi sabahı Hayal şehrimde, işimde gücümde olucamı da belirtip ben artık yol alayım.
karikatür şurdan

01 Haziran 2009

Uzuuuuun bi aradan sonra....

Kaç zamandır blogla ilgilenmediğim ortada. Hatta blogroll'umdaki blogları bile ziyaret edemiyorum. Böyle bi kopuşlar içindeyim ama isteksizlikten değil bu kopuşlar onu belirteyim.
peki nerdeyim, ne boklar yemekteyim(?) Şahsen çook sıkıntılı işlerin figuranı olmuş durumdayım ve bundan da kurtulamamaktayım. Öte yandan artık kendi işlerimi yapmaya başlamaktan mütevelli, bi iç sıkıntısı, bi sorumluluk, bi panik, bi korku eşliğinde "ya beceremezsem" , "ya elime yüzüme bulaştırırsam" gibi düşünceler dizisiyle yoğrulmaktayım.

Öncelikle kafamın basmadığı bi işe kalkışıp, virüsler içinde boğuşan PC'mi kurtarmak için format atma serüvenine girişmem, benim sanal hayatla aramdaki bağı kopma noktasına getirdi. Hem bütün programlarımı tekrar kurmam çok sıkıntılı oldu, hem virüslerden kurtulamadım hem de bütün pratik, o alışık olduğum sanal düzenimin amına koymuş oldum. Şu an kendi bloguma bi gönderi eklemek bile mucizevi bi olaya dönüştü benim için. Nete bağlanamamaktan yakınıp sürekli arızayı aramam sonucunda yeni bulaşan ya da formatla kurtulamadığım bi virüsün benim yerime neti meşgul ettiğini ve bi şey download ederek( neyse artık o ) benim bağlanmamı zorlaştırdığını anladım. Sayfaları açamıyorum, msn kuramıyorum, bi program çalışırken aniden her şey donuklaşıp, kitleniyor falan filan işte.
Ardından yeni aldığım işle ilgili problemler, 4oo fotoğrafla eli belinde bi fotoğrafçı olarak lönk diye ortada kalmanın stresi içinde, ulan diyorum eskiden çekerdik biterdi şimdi, çekince de bitmiyor, lightroom u var, photoshop u var, freeehand i, zortu var zurtu vaaarrr, var var da var amına goyimmm...... Zaten alet yavaş ve problemli, ıkınmaktan iş yapamaz hale geldim. Kör şeytan diyo ki git lan al kendine bi mac. kurtul bu pc den ama döt yemiyo tabee!!!:)
Neyse sanırım yeni bir format göründü bana, en azından bi haftamı daha yer sonra bakıcezz!!!!

karikatür ahan da şurdan

05 Mayıs 2009

Santral santral!!!

Pancurunu açık bıraktığım camdan gözümün içine giren güneş, uyandırmıştı beni. Yanımda ÖB horul horul. O sözde İZmir'e gidicekti ama sinirilenip vazgeçince, o gece eli belinde bir İzmir biletiyle çeşitli biralar eşliğinde sarhoş olup kendimizden geçtik. Bir de yağmur yağdı üstüne ama ne yağmur, sanki havanın götü delinmişti. Camdan baka baka götürdük biraları. Sonra Üstüne Barcelona'yı izledik ve bi kez daha sefil, sığ ve Amerikan özentisi yaşantımızdan utandık ve bi sürü karar aldık; hayatı anlamlı kılma kararları ki bi aşk filminden nasıl böyle kararlar çıkarabildiğimiz de ayrı bir yetenek şeyşidir ya da alkolun etkisidir. Sonra sızdık.
Kendimize gelmemiz öğleden sonrayı buldu. Sonra n'apsak diye düşünürken, "ulan altı aydır burda yaşıyoruz ve daha Santralİstanbul'a gitmedik " diye hayıflanıp bi hamlede karar verip, bilinmez yollara sürmeye başladık arabayı. Ben ÖB'yi Gazi OSman Paşa'ya soktum, içimde bi kuşku yok değildi ama doğru yoldayız diyordum sürekli ÖB'ye, sonra Alibeyköy'e yöneldik. Sonunda ışıklarda yanımıza düşen taksiciye yol sorduk, "kaptan silahtar'a nassı gideriz" Adam karmaşık bir şeyler dedi sonra önümüze geçti ve bizi santral istanbul yoluna soktu. Sonra da iki dat dat yapıp gitti, biz de el sallayıp teşekkür ettik.
ÖB ve ben bu iyi adamın nasıl olup da bizim karşımıza çıktığına hayretler edip müzeye girdik. Girdik ama ne müze, ne okul, aman yarabbim, varoşta bir vaha, süper lüks arabalar, iki büyük tasarım harikası ve bi o kadar da pahalı mı pahalı yeme içme yeri. Bi tanesini seçtik, ama içeri girince bi durduk , önce mekana şaşırdık, içeriyi bi güzel inceledik sonra ürkek bi şekilde bi masaya oturduk, içimizden "ulan burda servis selfservis mi yoksa masaya mı geliyorlar sipariş için " diye düşünürken çok kibar bi çocuk masaya gelip siparişimizi aldı. Yemeği beklerken, ben de cortlamış telefonumun yerine kullandığım ÖB nin eski telefonunu, sesini hiç duymadığımdan ve duysam bile benim olmadığı için önemsemediğimden, annem falan arar da duymam diye masaya bıraktım ama bi an bi tedirginlikle elimi telin üstüne koyup çaktırmadan cebime attım. Sonra kendimden utandım "ulan nabıyom ben, eski meski tel. çalışıyo, niye utanıyorum ben şimdi, bu zenginlik beni de tuhaflaştırdı sanki buralı değilmişim de dışlanacakmışım gibi hissettim ha siktir yaa" diye düşünüp, tel.i cebimden çıkarıp tekrar masaya koydum. Sonra ÖB'yle burdaki durumu tartıştık biraz, toplumsal saptamalardan bulunduk. Neyse karnımızı doyurup, eski elektrik santralina yöneldik.
Giriş kelle başı yedi tl idi. Ben kendi adıma üç tl ödedim heheh... sonra yine ürkek, nerden başlayacağımızı bilemeden kaldık bi an. Sonra ben görevliden bi el haritası istedim. Sonra yukarı çıtık. Alet edevat, canavar gibi makinalar derken, kontrol odasına girdik. İÇimden ulan burda uzay gemisinde geçen süper bi fotoroman çıkar diye düşündüm. Orda bayağı bi zaman geçirdik. her şeyi kurcaladık, bu sırada gelen giden oldu. Onlardan rahatsız olduk zira ben zorla ÖB'yi de model olarak kullanarak bi fotoroman çekme sevdasına girmiştim.biraz çektim ama sonra ÖB sıkıldı ve ordan ayrıldık. Tam biz çıkarken üç, dört yaşalarında bi oğlan çocuğu annesinin elinden kurtulmuş kontrol odasına doğru koşarken, bi yandan da annesine " düğmeler nerde haniii" diye soruyordu. Çocuğun afacanlığına kayıtsız kalamadık ve içeri girince n'apcak diye izledik onu bi süre. Sonra yolumuza devam ettik. Deli gibi bi fotoğraf çektik. Makina kah ÖB'nin boynunda kah benimkine takılıp durdu.
Müze kısmının alt katına indiğimizde bizi elektrik enerjisiyla ilgili deney sergisi karşıladı. Biraz onlarla oynadık. Çok eğlenceliydi. Ama asıl eğlence müzenin diğer kısmındaki sergi salonundaki "haritasız" isimli sergiydi. Hem çok anlamlı hem de çok eğlenceliydi. Sadece sergi salonunda dört saate yakın oyalandık. Sergideki işler gelen izleyiciyi aktif hale sokuyor ve izleyici kimliğinden çıkarıp, sanat eserinin bir uzantısı haline sokuyordu. Neyse işte gitmeyen varsa, gitsin, az kaldı galiba bitmesine. Çok fazla anlatıp da gideceklerin heyecanını şey etmimm.

Çıkışta da altı tl otopark ücreti bayılıp, bitap bi şekilde eve gelip, bira içmeye devam ettik. Santal İstanbul sayesinde ve ordaki sergi sayesinde, haftasonumuzu kurtramakla kalmadık, düşündürücü ve öğterici ve ders çıkarıcı bir gezi yapmış olduk.
Hani okuldayken götürürlerdi ya bizi, bi müzeye falan ve çok sıkılırdık ama illa geziyle ilgili kompozisyon yazdırırlardı ve o yazıda illa bu geziden faydalı anılarla ayrıldığımızı anlatmamız istenirdi. Ne faşizan bir durumdu allllaamm!! ;::))))))))))
Ama bu seferki gezi güzel oldu olmasına da yazı biraz tutuk oldu. Geçmiş okul deneyimlerinin verdiği bi baskı olsa gerek!!!:)))

27 Nisan 2009

Cepte Unutulan Komik Fotograflar Serisi I

Cep telefonum yine cortladı. İçindeki numaraları, fotograf ve kayıtları kurtarma girişiminde bulundum. Ekranı görünmeyen telefona, pin kodunu yazıp, el yordamı Tamam tuşuna bastım ve açılma tonunu duydum ve pc ye aktarmaya başladım içindekileri. Fotograf ve videoları anında kurtardım, sonra numaraları almaya çalıştım ama olmadı yaa. Çok sıkkın canım. ÖB'nin eski telefonuna taktım sim kartımı, unutup bi isim arıyorum ve ÖB'nin iş telefonlarından aynı harften benim için gereksiz bi sürü isim çıkıyoo, deliriyorum. Bi de hiç kısa yolu yok, mesela en son aradığın numarayı bi dakka sonra aramak istedin arayamıyorsun. Hemen rehbere geçiyo ve A'dan başlıyo, allaam yaa!!! Bi de telefon çalıyo oralı olmuyorum hiç, sanki benim diilmiş gibi hahahahaahh!!!
Şimdi giden numaralarıma mı yansam yoksa, dedemle olan foto ve videolarımı kurtardığımla mı teselli olsam derken, cepteki fotolardan biri keyfimi yerine getirdi. Çektiğim anda çok mutsuz ve çaresizdim; Hastaneden çıkmış, sevimsiz Sıhhıye'den yürümüş, soğuk, donuk bir Ankara gününün akşamında, bulvara geçebilmek için saçma bi üst geçiti kullanmak zorunda kalmış, feci halde çişim gelmiş ve hastane nöbetini gönülsüz olarak anneme bırakmanın huzursuzlğunu yaşarken, seçimlere bi iki kalmış bir tarihte, otobüs durağında bu afişi görüp, kederimi dağıttığımı hatırladım da bi nebze olsun gülümsedim: