17 Kasım 2009

popüler insan tipleri!!!

uzun süredir ilk defa ışıklarım kurulu ve ben çekim yapmanın heyecanı ile hoşbeşim. Bu işin uğraşı, sabır ve disiplin gerektirdiğini unutmuşum. Bildiğim daha doğrusu eğitimini aldığım tek işin bu olduğunu aklıma getirerek daha çok zaman ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Belki hiç popüler olamam bu işte ama zaten popüler olmak da bana göre diil. Benim için işimi iyi yapmak, paramı kazanmak önemlidir. Zaten popüler olmak da tehlikeli bi iştir. Yarın ne olunacağı muallak bir hadisedir !!!:)))

Popülerlikten bahsetmişken şu yaşadıklarımı da yazmadan edemiiiycem; bazen arkadaşlarla sohbetler arasında bi takım marka isimleri geçiyo, ben anlamıyorum ve pek tabii ki , o ne ola diye soruyorum, etrafımdakiler bana uzaylıymışım gibi bakıp, aaa sen bilmiyo musun o çok ünlü bi kot markası, ayakkabı markası falan diyip beynimi bu gereksiz bilgilerle doldurmaya çalışırken bi yandan da beni aşağılıyorlar:)
Bi de şu popüler mekanlar var mesela, hatta geçen şu İstinye Park denen alışveriş merkezinin niye bu kadar popüler olduğunu sordum arkadaşlarıma, yani nihayetinde bi alışveriş merkezi dimi !! Aldığım cevap şuydu, orası yeni Akmerkez gibi bi yer oldu. Ayrıca dünyaca ünlü bütün markalar var orda ve en önemlisi de bütün ünlüler oraya takılıyorlar. Bu cevabın üstüne, Bi ara ÖB medyada çalışan, yazan çizen tv programı yapan bi kaç ünlü isim sayarak, yolda karşıma çıksa ağzını burnunu kırarım o kadar nefret ediyorum,demişti.Tam da İStinye parkın ünlülerinden bahsederken bizim bitirim BH ÖB'ye dönerek, ÖB abi istersen gidelim İStinye Parka, orda geçen gün saydığın isimlere kesin rastlarız, tenhada sıkışıtırıp, döveriz dedi:))

Bu sıralar bi de çok gıcık olduğun bi şey var; feyzbukta popüler olan konuların sayfalarına üye olmak. Mesela hayatında bi gün olsun naylon poşet kullanmaktan rahatsız olmayan tiplerin, feyzbukta naylon torbaya hayır, pazar filesine evet diyen bi sayfa açılınca hemen üye olmaları keza gdo meselesi de aynı. Bi ton insan bu meselenin ciddiyetini millete duyurmak için yıllardır dötünü yırta dursun, mecliste konuşulan, yazılan,tartışılan, çıkartılan gıda kanunlarını herkese duyurmak için çabalaya dursun, bi feyzbuk sayfası açılır ve bütün feyzbuk camiası aaa moda bu sıralar buymuş diip, oraya üye olur ve bi daha da bu meseleyle ilgilenmez. Hatta oraya üye olanların % 80'nin gdo 'nun açılımının ve anlamının ne olduğunu bile bilmez. Tabi burda bu sayfaları açarak biraz daha insanları bilinçlendirmek , hiç olmazsa gdo kavramını bu insanların hayatlarına bi kaç dakkalık da olsa sokabilmek de önemli bi meseledir ve takdire şayandır. Benim gösterdiğim tepki bu sayfaların, grupların açılmasına değil, buraya gündemde olmak VE AAA BEN DE BURDAYIIMM demek isteyen tiplerin çoğunlukta olmasına ve daha çok içi boş popülerizmle bu önemli konuların gereken hassasiyet ve ilgiyi görememesine kızmaktayım.
Haa bi de yine bu feyzbuk üstünden politika yapanlara şaşırmaktayım. Ama bunun hakkında da uzun uzun yazmak istememekteyim. Kısacası feyzbuk bana göre, oyun oynancak, şakalar komikler eşliğinde eş dostla şakalaşılacak bi yerdir. Bi de hayatta hiç bi zaman bir araya gelmeye luzüm görmeyip, burası sayesinde bulduğun tanıdıklarınla geyik muhabbeti yapıp iletişim kuracağın bir yerdir. Haa pardon bi de yabancı memleketlere tatile falan gidildiyse ya da hafta sonu popüler bi grupla bir aktivite yapıldıysa, bunların fotolarının sergilendiği bir yerdir ayrıca. Ama bi de iyi tarafı vardır o da, iyi bir reklam panosudur. İş güç için ücretsiz bir reklam şeysidir. O kadar da bok atmamak da gerekir.!!!:))))

03 Kasım 2009

Sakinlik!!!! Bana ne kadar uzak bi' kelime!!!!!


Bu sıralar çok yalnız kalıyorum evde zira sevgilim sık sık iş seyahatlerine çıkmaya başladı. Aslında Ankara'daki yaşamımızda daha çok yalnızdım fakat pek şikayet etmiyordum. Oysa burda bi dakka bile yalnız kalmaya tahammül edemiyorum. Belki de burda yalnız kalmama sebep yok çünkü, arkadaşlarım, kırk yıllık dostlarım ve yeni tanıştıklarım var diye düşünüyorum. Aslında yalnız kalmayacağımı düşünmek bana iyi geliyor ama diğer yandan kendime hiç vakit ayırmadığımı farkediyorum. Kendimi dinlemiyorum, kendi başıma yaptığım ritüellerimi kaybediyorum, kitap okumaya artık yeteri kadar zaman ayırmıyorum. En önemlisi artık nerdeyse hiç mi hiç yazmıyorum. Sürekli yeni defterler alıyorum ve o boş sayfalı kağıtlar evde bi yığın şeklinde benim onları doldurmamı bekliyorlar.
Yazmamak beni hırçınlaştırıyor da. Herkese her şeye kızıyorum. Gülünç olaylara bile kızıyorum.
Tahammül sınırlarım nerdeyse kalmadı. Mesela geçen gün her zaman yemek yediğimiz pideciye gittik. Hava soğuktu. Ben cam kenarında oturuyordum. Biz pidelerimizi beklerken birden yanımdaki sürgülü pencere boylu boyunca , bir hamlede açıldı. Önce tepki vermedik. Ama bi kaç saniye sonra ben bu işi kafaya takmaya başladım usul usul. Zaten hastalıktan yeni kurtulmuştum ve üşümeye başlamıştım. Önce üstümdeki hırkanın önünü ilikledim , sonra boynuma eşarbımı doladım. Baktım olmuyor hala üşüyorum, garsonu çağırıp sert bi şekilde şurayı kapat dedim. Zira onun benden izinsiz bu camı gelip lap diye açtığını düşünerek kızgın davrandım. Sonra çocuk gelip camı kapatmaya çalışırken benim arkamda oturan adam bu işe müdahale etti, cam kapansın istemedi. Bunun Üstüne camı onun açtırdığı anlaşıldı. Ben de arkamdaki tartışmaya dahil olmak için yüzümü onlara çevirerek ve özellikle adama bakarak , bu camı siz mi açtırdınız dedim, adam evet ama diye konuşmaya çalışırken ben aldım sazı elime; ama burda oturan benim ve sizin bunu bana sormanız lazımdı, en azından nezaket gereği böyle davranmanız gerekirdi. Hem bana sormadan benim yanımdaki camı açtırıyorsunuz hem de kapatılmasına karşı çıkıyorsunuz. Ben gene anlayışlı davranıp bi süre açık kalmasına ses çıkartmadım ama şu an burda ben oturuyorum ve çok üşüyorum, sizin yüzünüzden burda üşüyerek yemek yiyemem diye saydırırken, adam ve yanındaki kadın şok olmuş bi şekilde bana alık alık bakarlarken, ÖB de tamam güzelim , lütfen güzelim diye beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Sonra ben tekrar garson çocuğa dönerek kapatın o camı dedim. Benim bi anlık suskunluğumda pencereyi açtıran adam bana bakarak, ben aslında camı açın demedim, burası çok havasız klimayı açın ya da bi yer açın dedim, dedi. Ben gene aynı sinirle, o zaman klimayı açın burayı kapatın dedim ve önüme döndüm. Bi kaç dakka sonra arkamdaki adam ve yanındaki kadın kalkıp bizden daha uzak bi masaya oturdular. ÖB de bana, çok tepki verdin, adamı dövmekten beter ettin niye böyle yapıyosun güzelim diye kızdı. Ben aslında çok tepki vermedim sadece biraz sert tepki verdim diye düşündüm. Sonra bir an böyle davrandığım için üzüldüm, gereksiz bi can sıkıcı durumun baş kahramanı oldum ve hepimiz gerildik. Ama artık benim de herkesle empati kurmaktan, herkese anlayışlı olmaktan, sürekli mağdur ve zikilen ve hatta hala alttan alan olmaktan psikoljim bozuldu yahu.
En iyisi ben yazmaya yavaş yavaş başlayiim, en azından tepki verirken biraz daha sakin olurum.

18 Ekim 2009

Hep bahane Hep bahane!!!!!:)))))

Bundan aylar önce ağır bir depresyon ve ağlama atakları geçirirken, normal olmaya ve ilaç kullanmadan başımdan geçen deneysel diye tabir edebileceğim bi takım ilişkiler zincirinin etkilerinden kurtulma çabaları içindeydim. Bu durum beni hem çok yordu, hem de kendimden ve yakınlarımdan çok uzaklaştırdı.Ve bu süreç de normal hayatımı sekteye uğratırken, yaptığım her şeyi anlamsızlaştırdı, bu da blog yazmama da epeyce bi mani oldu.
Fakat bu sürekli iç hesaplaşma ve iç seslerle kavga etmelerim esnasında, mantıklı bi insan olma çabalarım, iyiliğimi kaybetmeme isteğim, sabrımı son noktalara kadar zorlamalarım ve pek tabi ki en yakın arkadaşlarımın ve sevgilim ÖB'nin de katkılarıyla da bu kriz psikolojik hayalarımda bir takım izler bırakarak aşıldı.

Bayram tatili dönüşü ki ona tatil de denmez de hadi neyse canımı sıkmiiim iki dakka adam olimm; eve döndüğümde, kendimi eve daha da yabancılaşmış buldum. Bu duruma son üç aydır evde hiç vakit geçirmemiş olmam ve asgari işlerim dışında evle hiç alakamın kalmaması sebep olmuştu ama döndüğümde evimde tekrar kımıldamak, anılar yaşamak, yapmak, bozmak, dağıtmak için vakit ayırmıştım kendime ama bi türlü olmadı, Evde vakit geçiremediğimden bloga da giremedim, başkasının bilgisayarından da bu tip işleri yapmak bana her zaman sıkıntı verdiğinden hiç bulaşamadım bu yazı işlerine. Hatta maillerimi bile daha şu günlerde okuyup, silincekleri silyorum desem mübağla etmiş olmam.

Sonracııımaaa, tatil dönüşünden bi kaç hafta sonra ÖB'nin şehir dışı seyehatleri sıklaştığından ve uzun süre eve uğramadığından mütevelli ben de sırt çantama doldurduğum bi kaç temiz çamaşırla, ÖB dönene kadar orda burda kalarak, zamanımı heba edip, perişanlık içinde yüzerek geçirdim günlerimi. ÖB'in seyahatleri bitince ben de eve bir çanta kirli çamaşır, cırcır olmuş bi dötle ve iki tane şişmiş ve hatta tonsilit sendromu olarak tanımlanan iltihaplı bademciklerle döndüm. Bi kaç gün bu hastalık yüzünden evde, işte, kursta, yolda, otobüste kıvranırken, artık bi doktora gitmeye karar verdim ki iyiki gitmişim, az daha beni yataklı kata alıcaklardı ki koluma açılna bi damar yoluyla kurtardım ve son üç gündür de damar yolumu açan o kelebekle normal yaşantıma devam ederken , her gün bir posta da acilde o damar yolundan yediğim cl'lerce antibiyotik ve ağrı kesicilerle o şu an kendimi daha iyi hissetmenin ve artık kendi evine bi yabancı olmaktan kurtulmuş biri olmanın iç huzuruyla klavyemin başına geçmiş bulunuyorum.
Ve umuyorum ki güncellenen bi blog havasına kısa zamanda girecek bu zavallıcık da :)))

31 Ağustos 2009

Saçmalardan Seçmeler...

Hafta sonu bi çekim için görüşmem vardı. Bende de Cuma'dan beri bademcikler olmuş davul, bi ateş bi terleme bi perişanlık gırla gidiyor. Zaten benim ısrarlarım üstüne bu görüşme şey olmuş zira müşteri telefonda fiyatı sorup, kapatıcaktı ama ben ısrar ettim demek kendimi rezil edeceğim varmış!
Neyse aldım elime malzemeleri gittim görüşmeye, ter kan içinde.Sonra benim bi çenem düştü bi çenem düştü, olmadık şeyler söyledim de söyledim, sonra ara ara farkettim de nasıl toparlıcamı bilemeden iyice yerin dibine battım battım çıktım. Bi de üstüne kesinleşmemiş işe indirim yaptırdılar bana ki sormayın. Ve bütün bu patavatsızlıklarımın ve aptallıklarımın farkına daha bugün varıyorum. Hastalıktan sayıkladım galiba, bazen de sarhoş olunca yaparım ben böyle patavatsızlıklar ve ben aptalım aptalım diye ağlarım her sarhoşluk sonunda, demek sarhoşken bile insan kendini biliyor.
Neyse şimdi bugün, iki gün önce söylediklerime üzülsem ne fayda!!! Bu da bana kapak olsun, ders olsun. Gereksiz muhabbet boka sararmış onu da anladım.
Umarım bu kadar saçmalığın üstüne yine de ararlar ve ben de alnımın akıyla bu çekimi yaparım ve paramı alırım.
Bi de şu amatör ruhumu üstümden bi atabilsem ve bu çekimleri para kazanmak için yapılar işler olarak görsem, acaba ismek böyle bi kurs açar mı ki ahahahaha !!!!! Walla hemen yazılırım, nasıl profesyonel olunur, tüccar kafasıyla düşünme taktikleri nelerdir, gereksiz samimiyetten nasıl uzak kalınır, aptallıktan nasıl kurtulunur ....
karikatür ahan da şurdan

28 Ağustos 2009

Sürreal Olaylar Dizisi!!!

Ben her zamanki gibi yine simit yiyorum, Taksim'de. Simitçinin bahçe gibi  olan yerindeyim, hava güzel malum amına koduumun tatilini de yedik, en azından şu güzel ortamı bozup, içerde tıkınmaktansa, onca gürültü ve araba egzozuna rağmen dışarda oturmak yine de güzel. Bu sırada, yanımdaki iki kız, iştahla yağlı mı yağlı böreklerini çayla götürüyorlar, hemen hemen dışardaki bütün masalar dolu. Yanımdaki masa boşaldı ve anında da doldu. Yaşlı bi amca geldi oturdu, burası self servis olmasına rağmen, masaları temizleyen çocuğu çağırıp, çay istedi, parasını da peşin verdi. Çocuktan öyle bi ses tonu ve vurguyla istedi ki çayı, çocuk burası self servis diyemedi, kuzu kuzu getirrdi çayı, bi de kül tablası koydu önüne. Bu arada, yan taraf trafiğe kapalı ve kocama bi belediye arabası, su fışkırtarak ve ortamın gürültüsüne gürültü katarak sözde sokağı yıkayarak temizliyor. Evet buraya kadar olağan bir şehir manzarası ama  aniden bu gürültücü arabanın arkasından bir koç beliriyor, boynuna takılmış, yeşil bi çamaşır ipi, ondan bi iki adım önde giden sahibinin elinde, taşşakları sallana sallana yol alıyorlar. Zaten ben de bu hayvanın koç olduğunu kırkılmış tüylerinin yokluğundan ortada kalmış, kendinden büyük taşşaklarından anlıyorum, zira daha küçük ve boynuzları da belli belirsiz çıkmış. Bu koç ve sahibi, sakince işine gücüne koşturan, ellerinde laptop çantaları, kol çantaları, kravatlı, topuklu ayakkabılı tiplerin birbirini itiş kakışının arasında sakin sakin yol alıyorlar daha da komiği adam ışıkların oraya geliyor ve yayalar için yeşil yanmasını bekliyor, sonra ışık yanıyor ve yine sakillik içinde karşıya geçip gidiyor. Ben bi yandan simidimi yiyorum, bi yandan bu koçu ve sahibini seyrediyorum ve ulan diyorum, bu gerçek olamaz , galiba aklım bana bi oyun oynuyor, ulan sabahın 08.30'unda taksimde bir adam ve yanında bi koç yaya geçidinden karşıya geçiyorlar hahahaah hahahaha!!!!
Ama bu hikayenin dahası da var. Öğle yemeği için dışarı çıkıyorum, kestirme olsun diye gezi parkından geçiyorum, parkın yeşillik alanlarında bilimum evsiz arkadaş,  şekerlemesini yapıyor, bi kaç tarafta da bi iki turist, atmışlar çantalarını yanlarına, dinleniyorlar, sonra bi iki çocuk oynaşıyor babalarıyla, derken biraz daha aşağıya doğru yol alınca , Elmadağ çıkışına doğru, sabah gördüğüm koça benzeyen bi hayvan, Gezi parkının çimlerinde otlanıyor. Yok artık diyorum, bi an durup bakıyorum dikkatlice, sonra iyice yanına yanaşıyorum, gerçek mi bu diye, ben bakınca sahibi ayaklanıyor, galiba huzursuz ediyorum adamı, demek ki burda bi hayvan gerçekten otlanıyor, çünkü sahibi var ve hayvanın yakınına geliyor. Sonra adamı tanıyorum evet bu sabahki adam ve sonra bizim taşşaklının boynundaki ipe bakıyorum evet o da sabah gördüğüm  koçun boynundaki yeşil çamaşır ipi. Sonra seviniyorum,  ulan sabahki de gerçekmiş, bu da gerçek diye düşünerek yoluma devam ediyorum!!!:))) Hiç sorgulamıyorum bu olayı, gerçek olması yetiyor bana, Taksim Gezi parkında otlayan hayvan, sürüden ayrılmış hayvan, şehirde sahibiyle belki de tarlabaşında bi evde yaşayan hayvan ...
karikatür şurdan

27 Ağustos 2009

Yatağından kalkan....!!!

Dün bankaya gittim. Malum sınav için para yatırmaya, taksim şubeye gittim ve iyi ki gitmişim, topu topu sekiz kişiydik bankada. Ben kapıya yakın tarafta bi yere oturdum yanan sıra numaralarına bakıyordum, ışıklı panodan. O sırada hışımla kapı açıldı, altmışlı yaşlarda bi adam içeri girdi ve bana bakarak, "yatağından kalkan bankaya gelmiş ne bu bee" diye hönkürdü, ben bi an kaldım şöyle, ne diiicemi bilemedim, sonra adam sıra alıp, oturdu, benden uzak bi yere ve  nemrut bi şekilde burnunda dumanlar çıkartıyordu oturduğu yerde. Ben de sürekli adama bakmaya başladım gayri ihtiyari, gıcık oldum ya bi kere, sabah sabah geldi, üstümdeki bütün o keyifli ve her şeyden memnun olan ve bu işi bitirdikten sonra yapacağım simit çay keyfini düşünerek etrafa gülümseyen halimi yok etti , bedenime gerginlik ve sinir saldı göt kafalı. Sonra benim sıramın gelmesine bir kişi kalmışken ben adama baka baka önüne geçtim, elimdeki numaraya bi de adama bakıp, salına salına gişeye gittim, bi de işimi uzatmak için cevabını bildiğim halde, son başvuru tarihini sordum gişedekine ve uzun uzun TC kimlik no'mu kontrol ettim, paramın üstüne yavaşça saydım. Teşekkür edip gişeden ayrılırken bi yandan da adama gıcık gıcık baktım.

24 Ağustos 2009

Sahura Kalkan Kedi!!!

Ramazan'ın ilk günüydü. Ben her zamanki gibi, öğle yemeğim ve abur cuburum, soğuk tutucu cantamın içinde,  beraberimde, sabah kahvaltımı almak üzre bi simitçiye girdim, simidimi aldım, kitaplıgın yolunu tuttum, o sırada da, simitle içeceğim çayın hayalini kurdum yolda giderken, sonra kitaplığa gelince çantamı içeri bırakmadan, aşağıya, çay ocağına indim. Ama inmemle hüsrana uğramam bir oldu. Çay ocağı kapı duvardı. Sanki çay  oacğına inme yasğı varmış gibiydi. Sinirle boş masalardan birine oturdum. Allahtan yanımda metobolik sıvım vardı da, simitle peynirin yanına katık ettim, bu sırada her zamanki gibi ocağın kedisi, yanıma yanaştı, gözlerimin  içine bakıyordu. Yazık dedim kendi kendime kedi burda bütün gün aç kalacak şimdi, bütün kitaplık oruç, çaycı da oruç tatiline çıkmış, malum kimse çay içmeyeceğine göre. Sonra kediye de attım bişiler ama bu sefer kedi dönüp bakmadı bile. Öylece benim yememi bitirmemi seyretti. Ulan dedim kendi kendime yoksa bu kediyi güvenlik görevlileri sahura mı kaldırdı hahahah!!! Yazık lan kediye, diye güldüm kendi kendime. Sonra kalktım masadan, çöplerimi toplayıp, çöp kovasına attım, bu sırada kedi de ayaklandı, peşim sıra, sonra çöpün yanındaki kendi su kabından lıkır lıkır su içmeye başladı, beni yine bi gülme tuttu, şimdi kedinin oruç bozuldu!!!!!